Işık, yaşadıklarını şu sözlerle ifade etti:
“Ben; evi, ağaçları, toprağı, köyü, çocukluğu, geçmişi elinden alınmak üzere olan köylü kızıyım. Bu ilk yerinden edilme hikayemiz değil. Anneannemin köyü Sekköy, dedemin köyü Karacaağaç, babamın köyü Işıkdere; hepsi maden için yok edildi. Her şeyimizi kaybettik. Çok acı yaşadık.”
Işık, Işıkdere’nin yok edildiği dönemde henüz 17-18 yaşlarında olduğunu belirterek, evlerinin ve zeytin ağaçlarının talan edildiğini gördüğünü söyledi:
“Işıkdere yok edilirken 17-18 yaşlarındaydım. Evlerimizin, zeytin ağaçlarımızın talan edilişini izledim. Koca ninemizin mezarı vardı, onun mezarını kendi ellerimizle açıp, kemiklerini kendi ellerimizle taşımak zorunda kaldık.”
Sözcü’nün haberine göre; Işık, savunmasında toprağına ve köyüne bağlılığını vurguladı. Geleceğinin elinden alındığını söyleyen Işık, suçlamaları reddetti.
Denizli Pamukkale Üniversitesi Psikolojik Danışmanlık mezunu olan Işık şunları ifade etti:
“Ben toprağını, memleketini, vatanını çok seven bir insanım. Bir karış toprağım için canımı bile veririm. 26 yaşındayım, bir mesleğim var ama bir hayatım yok. Çünkü geleceğim elimden alınıyor.
Benim o gün ne bir mahkeme heyetine ne bilirkişilere hakaret kastım ne de mukavemet kastım vardı. Bizim derdimiz her zaman şirketledir. Orada söylediğim her şeyi onların şirket heyeti olduğunu düşündüğüm için söyledim. Suçsuzum. Toprağımdan daha fazla sürgün edilmek istemiyorum. Beni cezalandırmak; annemi, babamı, dedemi, anneannemi, ailemi ve köylülerimi de cezalandırmak demektir.”
