“Haritalar yerinde duruyor gibi görünse de haritaların arkasındaki kudret terazisi derin mahfiller tarafından yeniden kurulmaktadır. Devletler aynı sınırlarla tanımlanıyor ve anılıyor olsa da güvenlik kuşakları yer yer daralmakta, yer yer genişlemekte ve yer yer de kırılmaktadır. Kısacası dünya, eski kavramlarla açıklanamayacak; eski ezberlerle yönetilemeyecek radikal bir kırılma eşiğine gelmiştir. Bu kırılma, yalnız birkaç bölgesel gerilimin toplamı değildir; Orta Doğu’dan Avrasya’ya oradan Pasifik’e uzanan geniş bir hatta güç dengelerinin yeniden tartıldığı, devletlerin iç dayanıklılığının sınandığı ve yeni bir jeopolitik düzenin ağır ağır şekillendiği tarihî bir eşi̇ktir. Türkiye’nin önünde duran mesele de tam olarak budur. Bu sarsıntılı çağın kenarında bekleyen bir seyirci mi olunacaktır, yoksa devlet aklıyla yönünü tayin eden, iç cephesini tahkim eden ve bölgesel denklemin kurucu aktörlerinden biri hâline gelen bir ülke mi olunacaktır. Tarihin ileride kayıt altına alacağı günleri yaşarken; bizler, bu sorunun cevabını aramak ve Türkiye’nin hangi istikamette yürümesi gerektiğini açık bir şekilde ortaya koymak durumundayız.
Mustafa Kemal Paşa’nın dile getirdiği şu ikaz, bugün yaşadığımız çalkantılı dönemde ayrıca kıymet kazanmaktadır: ‘Karar vermek için acele etmeyiniz; fakat karar verdikten sonra tereddüt etmeyiniz.’ Devlet idaresinde mesele yalnız doğruyu bilmek değildir; doğruyu doğru zamanda söyleyebilmek, doğru tedbiri gecikmeden alabilmek, tehlikeyi kapıya varmadan sezebilmek ve fırsatı heba olmadan değerlendirebilmektir. Devlet aklı hadiseleri olup bittikten sonra yorumlayan bir seyirci değildir; olup bitecek olanı önceden tartan, ihtimalleri hesaplayan ve istikameti buna göre tayin eden iradedir. Zamansız cesaret çoğu zaman hesapsızlığa dönüşür; gecikmiş tedbir ise kudret değil zaaf üretir. Buna karşılık erken kavranmış bir risk, devletlere hareket alanı açar, milletlere nefes aldırır ve krizleri yönetme kabiliyeti kazandırır.
Türkiye’nin bugün ihtiyaç duyduğu çizgi de tam olarak budur: Öfkeye kapılmayan, hamasetle savrulmayan, rehavete teslim olmayan; aklı, tecrübeyi ve milli menfaati merkeze alan soğukkanlı bir devlet çizgisi. Orta Doğu’nun geniş fay hattı yeniden harekete geçirilmiştir. Gazze’de başlayan ateş, Lübnan’a sıçramış, Suriye’ye gölgelenmiş, Irak’a temas etmiş, nihayet İran’ın merkezine kadar uzanan bir sarsıntı üretmiştir. Burada yürüyen mücadele yalnız askeri hedeflerin mücadelesi sayılmaz. Aynı zamanda devletlerin çevresel derinliği, caydırıcılık halkaları, bölgesel nüfuz ağları ve küresel hiyerarşide tutunma kabiliyetleri de sınanmaktadır. Şu husus açık şekilde görülmelidir: Ortadoğu’da uzun yıllar vekâlet hatları üzerinden yürütülen mücadele artık çevreden merkeze doğru yönelen daha doğrudan bir safhaya geçmiştir. Bu durum bölgedeki her aktör için yeni riskler üretmektedir; Türkiye için de aynı gerçek geçerlidir.
Türkiye’nin önündeki mesele, uzaktan izlenen bir sınır krizi meselesi değildir. Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu tablo doğrudan doğruya milli güvenlik, sınır emniyeti ve bölgesel istikrar dosyasıdır. Suriye tecrübesi bize ağır bedeller ödeterek öğretmiştir ki devlet otoritesinin zayıfladığı alanlar kısa sürede farklı silahlı grupların, vekâlet unsurlarının, düzensiz göç hareketlerinin, kaçak ekonomi ağlarının ve dış müdahalelerin sahasına dönüşmektedir. Bugün İran merkezli gelişmeler de aynı dikkatle okunmalıdır. Bir bölgede devlet boşluğu oluştuğu an oraya akıl, vicdan, izan ve merhamet yerleşmez; önce silah yerleşir, sonra istihbarat yerleşir, ardından vekâlet savaşı yerleşir. Sonrasında o coğrafyanın halkları başkalarının hesaplarının altında ezilir.
Bugün ortaya çıkan tablo şunu göstermektedir: İsrail, Filistin sahasını fiilen tasfiye edilmiş bir alan gibi görmekte ve güvenlik stratejisini kuzeye doğru genişletme arayışını açık biçimde hızlandırmaktadır. Gerekçe Hizbullah olur, gerekçe İran olur, gerekçe güvenlik olur; fakat ortaya çıkan stratejik yönelim değişmemektedir. Bahane ne olursa olsun, bölgesel güç dengelerini İsrail merkezli yeni bir güvenlik kuşağı üzerinden yeniden kurma arayışı giderek daha görünür hâle gelmektedir. Bu noktada şu soruyu açıkça sormak gerekir: Eğer Filistin sahası fiilen daraltılmış ve parçalanmış bir alan hâline getirilmişse, sıradaki baskı hattı neresidir? Bu sorunun cevabını görmek zor değildir. Lübnan sahası giderek daha fazla hedef hâline gelmektedir. Bu durum yalnız Lübnan için değil, Doğu Akdeniz’in tamamı için ciddi bir jeopolitik kırılma anlamına gelmektedir.
Türkiye’nin nasıl bir siyasal ve stratejik hat izlemesi gerektiği hayati önem taşımaktadır. Çünkü mesele yalnızca bölgesel bir kriz değildir; aynı zamanda Türkiye’nin jeopolitik konumunun, güvenlik mimarisinin ve stratejik aklının sınandığı tarihî bir eşiktir. Bizim çizgimiz açıktır. Türkiye krizin akıntısına kapılan bir ülke konumuna sürüklenemez. Türkiye yangının büyümesine hizmet eden bir aktör hâline gelemez; bilakis yangını sınırlayan, gerilimi dengeleyen, kutuplaşmayı yatıştıran ve bölgesel aklı yeniden inşa eden merkez ülke konumunu güçlendirmek zorundadır. Türkiye’nin stratejik istikameti savrulma değildir; düzen kuran bir denge siyasetidir. Bu yaklaşım, Türkiye’nin jeopolitik ağırlığını koruyan ve bölgesel istikrarın mimarları arasında yer almasını sağlayan devlet aklının tabii neticesidir.
