Henüz 16 yaşında olan Can, uzun metrajlı içeriklere odaklanmakta büyük zorluk çeken yeni nesli çok iyi temsil ediyor.
Genç izleyici, “Filmleri x2’de izliyorum. Hızlıca bitiyor, öyle 1.5-2 saat sıkıyor beni” sözleriyle yaşanan değişimi yalın bir dille özetliyor.
Can, tüm dünyada konuşulan 156 dakikalık ‘Project Hail Mary’ yapımını sırf süresi uzun olduğu için izlemekten vazgeçmiş.
Can’ın dünyasında Frankenstein bile sinema tarihinin en hızlı konuşan canavarına dönüşürken, klasikleşen Superman sahneleri iki kat hızlı uçuyor.
İmkanı olsa kendi hayatını da çarpı iki hızında yaşamak isteyen Can, müzik dinlerken de benzer bir tutum sergiliyor.
e-Öğrenme platformlarına ve dijital uygulamalara çok alışkın olan gençler, sadece üç veya beş saniye içinde şarkının kalitesine karar verip hiç düşünmeden diğerine geçiyor.
Yeni çıkan albümleri kaset bozulana kadar dinleyen ve sinemadaki her karesinin tadını çıkaran eski nesil, bu hız tutkusunu anlamakta büyük bir güçlük çekiyor.
Tam 50 yıldır beyaz perde karşısına geçen sadık izleyiciler, eskiden ışıklar kapanınca dış dünyadan kopup kişisel bir sonsuzluk hissi yaşadıklarını hüzünle hatırlatıyor.
Ancak özellikle son bir yıldır sinema salonlarında ‘ateş böcekleri’ gibi yanıp sönen akıllı telefon ışıkları, sanata odaklanmaya çalışan sanatseverleri aşırı derecede rahatsız ediyor.
İşi doğrudan sinema olan ve sanat eleştirmenliği yapan gazetecilerin katıldığı basın gösterimlerinde bile telefon ışığı terörü fütursuzca yaşanıyor.
Salondaki bu ilgisizliği gören sadık seyirciler, “Sen de mi Brütüs” diyorum içimden… ama yapacak bir şey yok farkındayım, “Öyleyse öl Sezar!..” şeklindeki edebi sitemleriyle oluşan bu ağır tabloyu kabullenmeye çalışıyor.
