Özcan Deniz’in “Benden çalınan 40 yılımın hatırına 40 paylaşım yapacağım” diyerek yaptığı paylaşımlarda ailesiyle yaşadıklarını ve düşüncelerini şu sözlerle ifade etti;
“Şimdi sizlere, benden çalınan 40 yılımın hatırına 40 paylaşım yapacağım. Biraz uzun olacak. Aslında kısa bile, ama burası için uzun sayılacak. Şimdiden iyi okumalar. Sevgili anneciğim! Yaptığınız sayısız kötülüğe göğüs gerdim ve de gereceğim. Yolum sizin yolunuz değil. Sizler, sizi cennete taşıyan gemiyi korsanlar gibi ele geçirip dümeni cehenneme kırdınız ve ben, korumam gereken evladımı alıp, benim inşa ettiğim ve suya indirdiğim o gemiden ayrıldım.”
“Ekranlara çıkıp, gazetelere konuşarak aslında benim yapamayacağım, yapmayacağım, kıyamayacağım bir şey yaptınız; kendinizi anlattınız. Cehaletinizi, kötücüllüğünüzü ikrar ettiniz. Ben sizi kimseye böyle anlatamazdım! Aslında neyin içinde olduğumu, benden neleri çaldığınızı, benim kalbinizde hiçbir yerimin olmadığını, beni sadece “imkân” olarak gördüğünüzü, sizin için bir evlat ya da kardeş değil de hayatına, emeğine, her şeyine ipotek koyduğunuz bir köle olarak gördüğünüzü, parmak sallaya sallaya anlattınız. Beni üzen, bana yaptıklarınızdan çok, kendinize reva gördüğünüz bu durumun çok trajik ve utanç verici olmasıdır.”
“Hepinizi o aç kalktığınız sofralardan taşıyıp, o günleri unutturacak bir hayat armağan eden (Allah’ın izniyle) bana saldırıyorsunuz. Saraylar armağan etsem tatmin olmayacak bir haldesiniz. Konu Samar değil anneciğim; konu ihanet, arkadan vurma, nankörlük, saygısızlık, arsızlık, hayasızlık, doyumsuzluk, şükürsüzlük, müsriflik, inanarak söylediğiniz yalanlar ve attığınız iftiralar, gaddarlık, amasız fakatsız kötülük, bir türlü atılamayan cehalet ve bunun verdiği cesaret. Konu asla Samar değil; Samar, sizin bu yukarıdakileri kabul etmediğiniz için sarıldığınız bir bahane.”
“Siz, evladıma bile düşmansınız ki hepinizin evlatlarında emeğim var. Ama benim oğlum bugün ne babaanne biliyor ne de amca. Bu sizin utancınız. Onları sizin şerrinizden koruyor olmama bile, katran katran nefretle karşılık veriyorsunuz.”
“”Annenle görüş” diyorlar. Görüşürsem iftiraya uğrayacağımı bilmiyorlar. En son Berat gecesi elini öpmeye geldiğimde, benden ayrıldıktan sonra ardımdan Ercan geldi sana. Birlikte karakola gidip o gece hiç yaşanmamış bir olaya dair iftira atarak bana uzaklaştırma kararı aldırdın. Aynı gece Ercan’ın evine geçip gece yarısı magazincileri çağırıp (daha doğrusu önceden organize edip) pijamalarla sakil bir şekilde karşısına oturup, Ercan’ın direktifleriyle çocuğumu benden koparacak utanç verici konuşmalar yaptın. Seninle görüşmek demek, yeni iftiralara ve tuzaklara düşmek demek; bilmiyorlar.”
“”Anneni ortada bırakma” diyorlar. Ortada olmadığını, şu an maliyetini bana ödettiğiniz sahte bir ‘mağduriyet’ tiyatrosu oynadığınızı, full sağlık sigortanızın olduğunu, kira ve yan giderlerle birlikte aylık gelirinizin 100-150 bin TL olduğunu, benim yanımdayken aylığınızın 300 bin TL’yi aştığını, 40 yıldır elini sıcak sudan soğuk suya sokturmadığımı, asıl derdinizin Ercan’ın kaybettiği ‘sahte krallık’ olduğunu bilmiyorlar.”
“”Annene vicdanlı ol” diyorlar. Benim vicdanımın kurbanı olduğumu, aslında sizlerin vicdan yoksunu olduğunuzu bilmiyorlar. O gece Ercan’ın evinde çıktığın programdan bugüne kadar olanları sırayla izleyenler, aslında çabanın ne olduğunu görür. Samar’a attığın iftiralarla oğlumun annesini harekete geçirip evladımı benden koparmaya çalışıyorsunuz. Allah’tan Feyza gerçekleri görüyor ve oğlumun yanımda nasıl mutlu, nasıl güven içinde olduğunu biliyor. Ercan’la asıl mücadelemin, oğlumun geleceğinden çalınmış haklarını kurtarmak olduğunu da biliyor.”
“Ben hepinizin yuvasını yaparken siz yuvamı dağıtmak istediniz. Çocukluğumu ve gençliğimi çaldınız, şimdi de hayatımın son evresine göz diktiniz. İşin trajik tarafı; siz kronik mutsuzluk, tatminsizlik ve entrika ile kendi hayatınızı da yok ettiniz. Aradaki fark; bunu ben yapmadım, siz yaptınız. Ben sadece köle gibi size yetmeye çalıştım. “Mutluyum” diyorum, “Hayır, biz mutsuzuz” deyip ailemi dağıtmamı isteyecek kadar da şuursuzlaştınız. Çünkü tek başına bir Özcan çok daha verimliydi. Şimdi nereden çıktı bu velet, değil mi?”
“Hiç yaşanmamış geçmiş hikâyeler uyduruyorsunuz zihninizde ve bunu pazarlıyorsunuz. Yok, İstanbul’a ilk Ercan Bey’le birlikte sırtımızda sünger, yastık, yorganla otogardan gelmişiz. Bak bak bak… Tabii yanımızda Zeki Alasya, Metin Akpınar, Kemal Sunal, Halit Akçatepe de vardı. Onlar köyde altın mı ne bulmuşlardı. İstanbul’da bir kuyumcu akrabalarını aramak için bizden ayrıldılar, bir daha da görmedik onları. Tövbe tövbe…”
