Konuşmasında Türk dünyası ve özellikle Kerkük’teki gelişmelere de geniş yer ayıran Bahçeli, Türkmenlerin yaşadığı sıkıntılara dikkat çekerek Türkiye’nin bu coğrafyaya yönelik tarihî ve vicdani sorumluluğu bulunduğunu söyledi. Irak Türkmen Cephesi Başkanı’nın Kerkük’te göreve başlamasını önemli bir gelişme olarak değerlendiren Bahçeli, bu adımın Türkmen varlığının görünürlüğü açısından kritik bir eşik olduğunu kaydetti. Türkiye’nin Irak politikası çerçevesinde yalnızca güvenlik değil; enerji, ticaret, ulaştırma ve kültürel iş birliği alanlarında da daha güçlü ilişkiler kurulması gerektiğini belirtti.
Küresel sistemde yaşanan kırılmalara da değinen Bahçeli, jeopolitik gerilimlerin arttığı bir dönemde Türkiye’nin stratejik konumunun daha da belirginleştiğini ifade etti. Avrupa Birliği’ne yönelik eleştirilerinde ise Türkiye’ye karşı sergilenen yaklaşımın tutarsız ve çifte standartlı olduğunu savundu. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in açıklamalarına tepki gösteren Bahçeli, bu ifadelerin Avrupa’nın Türkiye’ye bakışındaki zihniyet sorununu ortaya koyduğunu dile getirdi.
Türkiye’nin uluslararası sistemde vazgeçilmez bir aktör olduğunu vurgulayan Bahçeli, “Avrupa Türkiye’siz yapamaz. Güvenlikte yapamaz, enerjide yapamaz, göç yönetiminde yapamaz” sözleriyle ülkenin rolüne dikkat çekti. Türkiye’nin dış politikada bağımsız hareket ettiğini belirten Bahçeli, hiçbir küresel gücün yönlendirmesiyle hareket edilmeyeceğini söyledi. Avrupa ile ilişkilerin eşitlik, karşılıklı saygı ve rasyonalite temelinde kurulması gerektiğini ifade eden Bahçeli, aksi halde kalıcı bir iş birliğinin mümkün olmayacağını kaydetti.
Bahçeli’nin açıklamalarında öne çıkan başlıklar şu şekilde:”Dünya sıkıntılı bir imtihandan geçmektedir. Jeopolitik zemin kaymakta, siyasal fay hatları daha da sertleşmekte, toplumlar ise sabır testine zorlanmaktadır. Sınırla sabit görülse bile tehditleri mahiyeti değişmektedir. Millet olmanın manası böylesi zamanlarda daha da derinleşir. İşte böylesi zamanlarda ayrılığı büyüten her dil, hafızayı aşındıran her müdahale geleceğe kurulmuş bir tuzak olarak karşımıza çıkar. Bugünler de yalnız bugünü konuşamayız, maziyi ve istikbali de konuşmak zorundayız. Yalnız hadiseleri sıralamakla yetinemeyiz. O hadiselerin hangi millet vicdanında yer ettiğini, hangi tarihi yürüyüşün parçası olduğunu da izah etmek mecburiyetindeyiz. Bu vatan da sevinç tek başına yaşanmamıştır. Türküler birlikte söylenmiş, ağıtlar birlikte yakılmış, zaferler birlikte kutlanmıştır. Millet dediğimiz hakikat bazen bir marşta, bazen bir mezar taşında, bazen de sofradaki aşta göstermiştir derinliğini. Türk milleti mazisini geleceğe yön veren bir kudret kaynağına dönüştüren büyük bir tarih öznesidir.
Önümüzdeki günlerde idrak edeceğimiz 3 Mayıs Milliyetçiler Günü, Türk milliyetçiliğinin varoluş tarihinde mümtaz bir mevki, gönüllerde ise sönmeyen bir meşaledir. Türk milletine mensubiyet duygusuna ne kadar derin, dava uğruna ölümü göze almış yüreklerin ne kadar dayanıklı olduğu 3 Mayıs’ın çilesinde, 3 Mayıs’ın iradesinde, 3 Mayıs’ın mertliğinde açıkça görülmüştür. O gün ayağa kalkanlar yalnız bir itiraz yükselmediler aynı zamanda Türk milliyetçiliğinin hangi sadakata dayandığını da tarihe kazıdılar. Millet yalnızca aynı hudutlar içinde yaşayan insanların toplamı olarak anlaşılmamalıdır. Millet aynı kaderi yüklenmiş, zaman içinde birbirinin acısına alışmış, hafızasını müşterek hatıralarla beslemiş beşeri ve siyasi bir terkiptir. Millet aynı göğe bakan, cenazede omuz omuza yürüyen, tasada ve kıvançta birbirlerine yönelen büyük bir kader ortaklığıdır.
Millet dediğimiz hakikat sadece acıyla tahkim olunmaz, sevinci paylaşma ahlakıyla da olgunlaşır. Millet yas ile yoğurulur, neşeyle tamamlanır. Millet olmak beraber yaşama arzusunun ötesinde beraber yürüme ahdidir. 3 Mayıs’ı anlamlı kılan ruh da burada saklıdır. 1944 yılının karanlık ikliminde dünyanın üstüne savaşın gölgesi düşmüştü. Her devlet kendi istikametini koruyacak direnci arıyordu. İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna yaklaşıldığı o günlerde Türkiye, yön tahini buhranların tam ortasında ağır bir tehdit altındaydı. Böylesi bir dönemde komünizm tehlikesinin kapımıza dayandığını gösterip, süreç 3 Mayıs’ta mahkeme salonlarına taşınmıştır. Türk milliyetçiliğini yargılamaya cüret edenlere karşı mahkeme salonlarına sığmayan, Sovyet emperyalizmi karşısında boyun eğmeyen bir irade yer bulmuştur. Ankara Adliyesi’ni dolduran Türk gençliği, İslamı komünizme çiğnetmemek için tek yürek oldu.
Merhum başbuğumuz Alparslan Türkeş, Hüseyin Nihal Atsız, Orhan Şaik Gökyay ve nice Türk milliyetçisinin vatan ve millet sevdası yargılanmıştır. Hukuk devleti ilkesinin hiçe sayıldığı bu soruşturma süreci tarihimize kara bir facia olarak kazınmıştır. Vicdanı hür Türk gençleri, dar ve bunaltıcı hücrelere kapatılmıştır. Türk milliyetçileri açlıkla, susuzlukla, yalnızlıkla, işkenceyle hizaya çekilmek istenmiştir. Fakat biliyoruz ki teslimiyet yoktu. Tahrik vardı taviz yoktu, bedel vardı dönüş yoktu, baş vermek vardı baş eğmek yoktu. Türk milliyetçiliği geçici heveslerin değil, ülküye adanmışların davasıdır. Tarihine yaslanan, töresiyle yaşayan, terbiyesini köklerinde bulanların yegane sancağıdır. Bu nedenle 3 Mayıs Türk milliyetçiliğinin şerefle bir hatırası olmanın da üstünde bir manaya sahiptir. 3 Mayıs MHP’yi bugüne taşıyan iradenin hangi tertiplerle yolundan koparılmak istendiğinin başlıca timsalidir. 3 Mayıs millet şuurunun taviz vermeyen bir iradeye dönüşmesidir.
Türk milliyetçiliği silinmek istenen hatıraların müdafaa hattıdır, bu hattın yol bulduğu satıh Misak-ı Milli coğrafyasıdır. Misak-ı Milli coğrafyası denildiğinde ise yüreklerimize hasret düşmektedir. Bu hasretlerin başında ise Kerkük gelmektedir. Kerkük, ecdadımızın onur mücadelesinin bayraktarı, Türkmen varlığının kadim bir parçasıdır. Kerkük’e baktığımızda asırlık hicranı görüyoruz. Kadınlarımızın feryadını, öksüzlerimizin kimsesizliğini duyuyoruz. Türkmenlerin yıllardır süren yalnızlığını biliyoruz. Kerkük’teki yangının ateşini Ankara’da görüyoruz. Türkmen’in ağıtını Ankara’dan duyuyoruz. Bunu da Türk olmanın, Müslüman olmanın, insan olmanın bir gereği olarak idrak ediyoruz. Kerkük Türkmenlerinin uzun süredir maruz bırakıldığı zulüm kahredici bir imtihandır. Nice analar gözyaşı dökmüş, nice yiğit baskı mahrumiyetle sınanmıştır. Kadim Türk yurdunu siyasi oyunlarla özünden koparmaya yeltenenler olmuştur. Ancak bilinmelidir ki Kerkük’ün çilesi büyük olasa da Türkmen’in seciyesi daha büyüktür. Baskı artmış fakat iman bükülmemiştir. İmkanlar daralmış fakat şiraze kaybolmamıştır. Bugün Kerkük’te yaşanan gelişmeler bu bakımdan fevkalade anlamlıdır.




Yorumlar kapalı.