Bakırhan, “Kürdün hayatı ve hakları bir kararname kâğıdı değil, anayasal güvence konusudur. Ve sadece Kürtler değil: Aleviler, Dürziler, Türkmenler, Süryaniler… Hepsine yönelik katliam tehditleri ortadan kalkmalıdır. Suriye’nin geleceği, tüm halkların ve inançların eşit siyasal katılımına dayalı bir yönetim modeliyle kurulmalıdır. Bu taleplerin 21. yüzyılda hâlâ ifade ediliyor olmasının bir utanç olduğunu ama bu utancın halklara ait olmadığını da not düşmek isterim” ifadelerini kullandı.
Suriye’de yaşanan çatışmalar ve SDG’nin hakimiyetinden olan birçok bölgeden çekilmesi sonrasında Türkiye’nin benimsediği tutumun Kürtlerde duygusal bir kopuşa yol açtığını öne süren Bakırhan Medyascope’ta yayımlanan yazısında şunları söyledi:
“Diyoruz ki açın İmralı kapısını, bakalım kim Öcalan’ı dinliyor, kim dinlemiyor? Öcalan yıllardır Türkiye’de ve Suriye’de çözüm, ortak yaşam diyor. Peki Suriye’de çözümü dinamitleyen DEM Parti mi, yoksa Türkiye’nin yanlış politikaları mı? Suriye’de ateşe benzin döken kim? Meclis heyeti Sayın Öcalan’ı ziyaret etti. Tutanaklar açıklandı. O görüşmede Sayın Öcalan’ın yaptığı önerilerin tam tersi bir politikanın Rojava’da izlendiği ortaya çıktı.”
Bakırhan ‘Terörsüz Türkiye’ adıyla yürütülen süreç ve son yaşanan gelişmelere ilişkin şu ifadelere yer verdi:
“Günlerdir sınır bölgelerindeyim. Kürtlerin gözlerinde hayatımda hiç olmadığı kadar derin kırılmalara şahit oldum. Bunun en basit ama en derin nedeni şu: Bir halka alenen haksızlık yapılması, haysiyetlerini çiğneyecek sözler ve eylemler yapılması siyasetin ötesinde bir meseledir. O ince eşiği siyasete kurban eden hoyratlık, tarih boyunca ters tepti. Bu doğru okunmalıdır. İktidarın bu ikili politikalarını Kürtler sadece siyasette değil, hayatlarının her anında görüyor, yaşıyor. Ekranlarda katliam çağrılarına varan rahatlık, halka ve temsilcilerine hakaret, garip zafer naraları, had bildirenler ve parmak sallayanlar… “Kadim Kürt kardeşim” dediklerinizin yaşadığı duygu kırılmasını görmeyenlere sesleniyorum: Bu bir sitem değil; bir halkın vicdanında büyüyen tarihî kırılmadır. Kırılma derinlerde ve görmezden gelindikçe sessizce ve öfkeyle büyüyor. Şimdi bu duygu kırılmasını giderecek olan devlettir, medyadır, siyaset kurumudur. Peki nasıl giderilecek? Bu büyük kırılma nasıl telafi edilir? Hangi somut adımlarla güven yeniden tesis edilir? Sorular ortada duruyor.
Sayın Bahçeli 2024’te “Kürtleri sevmeyen bir Türk varsa, Türk değildir; Türkleri sevmeyen bir Kürt varsa, Kürt değildir. Türklerle Kürtlerin ortak düşman ve ortak tehlike karşısında bulunmalıdır. Türklerin ve Kürtlerin birbirini sevmesi, her iki taraf için hem dinî hem de siyasi bir farzdır” sözlerini sarf etti. Peki Suriye’de tehlikede olan Kürt değil mi? Soğuktan donan çocuklar kim? Elektriği kesilen, kenti kuşatılan kim? IŞİD ve türevi çetelerin saldırdığı kim? Kardeşlik “farz” ise, Kobani bunun imtihanıdır. Kardeşlik kameralar önünde değil, kuşatma altında farzdır. Şimdi soruyorum: Tehlikede olan Kürtlere, sıkılı yumruklarınızı açıp kardeşlik elinizi uzatacak mısınız?
Bir halkın onuruna dil uzatılması, açık bir savaş suçunu zafer olarak görüp yenme-yenilmeye çekilmesi toplumsal birliği ve barışı zedeler. Şam’da zafer arayanlar Türkiye’yi kaybettiğini görmelidir. Türkiye–Kürt ilişkileri bu duygu kırılmasının altında ezilirse, yarınlar için nasıl bir umut inşa edebiliriz? Kürtlerin acısının, Türklerin zaferi olarak sunulduğu bir zeminde nasıl bir kardeşlik kurulabilir? Bu soruları milyonlar adına soruyorum.
Haliyle şunu açık şekilde ifade ediyoruz: Türkiye, Suriye’de HTŞ’nin değil, Suriye halklarının müttefiki olmalı. Her halka, her inanca aynı gözle bakmalı. Kürtlere düşmanlık, HTŞ’ye ve selefilere ayrıcalık kabul edilemez. Türkiye artık bu Rojava fobisinden kurtulmalı! Suriye’deki gerilim ve çatışmalarda taraf değil, yapıcı bir güç olmalı. Çözüme katkı sunmalı.




Yorumlar kapalı.