Dervişoğlu, şunları kaydetti:
“Orta Doğu’nun son yarım asrı, İsrail ile İran’ın geliştirdiği güvenlik öğretilerinin, doğrudan ya da dolaylı biçimde çarpıştığı bir dönem olmuştur. Bölgeyi istikrarsızlığa sürükleyen de sınırların ötesine taşıran bu çatışmacı akıldır. Çünkü her iki ülke de kendi güvenliklerini kendi hudutları içinde, kendi egemenlik alanlarında, kendi devlet sınırları içinde aramak yerine; başka ülkelerin topraklarında, başka toplumların kaderi üzerinde, başka devletlerin egemenlik haklarını çiğneyerek aramıştır. Uluslararası hukukun en temel ilkelerinden biri devlet egemenliğidir. Fakat bu ilke, bölgemizde uzun zamandır sistematik biçimde ihlal edilmektedir. Bugün önümüzde duran tablo da budur. İsrail ile İran arasında yıllardır dolaylı biçimde süren yıpratma savaşı, ABD’nin de doğrudan dahil olmasıyla artık yeni bir safhaya geçmiştir. Geçtiğimiz haziran ayından bu yana hepimizin izlediği gelişmelerin özeti budur. Dolaylı çatışma, doğrudan savaşa evrilmiştir. Bölgesel gerilim, daha geniş çaplı bir yangına dönüşme istidadı kazanmıştır. Türkiye ise böyle bir karmaşa ve belirsizlik ortamına, ekonomisi zaten kırılgan hale gelmişken yakalanmıştır.
Dahası, ne için başladığı belli olmayan, açık bir siyasi çerçevesi bulunmayan, bu belirsizliği de sürekli jeopolitik gerekçelerle, meşrulaştırılmaya çalışılan, bir sözde çözüm süreciyle yakalanmıştır. Yani Türkiye, bir dış fırtınaya içeride pusulası bulanıklaştırılmış halde girmektedir. Üstelik iktidar blokunun kendi içinde de ciddi görüş ayrılıkları bulunduğu, artık saklanamaz hale gelmiştir. Bir tarafta Sayın Erdoğan, Trump yönetimiyle ilişkileri sıcak tutmak adına uçak ve sıvılaştırılmış doğal gaz anlaşmaları yapmaktadır. Diğer tarafta Sayın Bahçeli, Çin ve Rusya ile stratejik iş birliği çağrısı yapmaktadır. Bir yanda Dışişleri Bakanı Sayın Fidan, İran’ın Körfez ülkelerine dönük saldırganlığını kınamaktadır. Öte yanda Sayın Bahçeli, Türkiye ile İran’ın aynı ufka baktığından söz etmektedir. Bütün bunlara bir arada baktığımızda gördüğümüz şudur: İktidar sıkışmıştır. İktidarın hareket alanı daralmıştır. İktidarın ne söylediği kadar, birbirine zıt şeyleri aynı anda söylüyor olması da, bir yönetim krizinin işaretidir.
Hükümet açık, berrak ve tutarlı bir tutum almakta zorlanırken, gerek geleneksel medya, gerek sosyal medya, tam anlamıyla bir propaganda ablukasına dönüşmüştür. Her ideolojik grup kendi ezberini, kendi duygusal yükünü, kendi siyasal kıblesini toplumun üstüne boca etmektedir. Din ve mezhep kışkırtmacıları başka bir istikamete çağırıyor. Etnik köken sevdalıları başka bir istikamete çağırıyor. Marksistler başka bir istikamete çağırıyor. Avrasyacılar başka bir istikamete çağırıyor. Herkes Türkiye’ye kendi ideolojik merceğinden bakılmasını istiyor. Herkes Türkiye’yi, kendi zihnindeki haritaya göre konumlandırmak istiyor. Biz ise en başından beri, ne söylediğimizi biliyoruz. Bizim bütün mücadelemiz Türkiye üzerinedir. Bizim bütün önceliğimiz Türkiye’nin selametidir. Türk milletinin huzurudur, güvenliğidir, refahıdır. Biz meseleleri duygusal taşkınlıklarla ele almayız. İdeolojik peşin hükümlerle ele almayız. Vicdani takıntılarla ele almayız. Bizim için esas olan, bu topraklarda yaşayan insanların menfaatidir. Bu devletin bekasıdır. Bu milletin geleceğidir. Onun için bizim durduğumuz yer bellidir. Bizim referansımız, bu Cumhuriyet’in kurucu iradesinin, bize bıraktığı dış politika aklıdır. Bizim pusulamız, Mustafa Kemal Atatürk tarafından belirlenmiş olan, ‘Yurtta sulh, cihanda sulh’ ilkesidir. Bu ilke bir süs cümlesi değildir. Bu ilke, Türkiye Cumhuriyeti’nin jeopolitik aklıdır. Bu ilke, romantizme karşı realizmdir. Bu ilke, maceracılığa karşı devlet ciddiyetidir. Bu ilke, savrulmaya karşı dik duruştur.
Türkiye’yi çekmek istedikleri yer neresi olursa olsun, bu ülkenin kurucu iradesi, bize hep aynı şeyi söylemiştir: Maceraperest dış politikadan uzak durun. Duygusal reflekslerle devlet yönetmeyin. Tarafı belli olmayan savaşların heyecanına kapılmayın. Uğruna başkalarının alkış tuttuğu, ama faturasını bu milletin ödediği serüvenlerden uzak kalın. Bizi İkinci Cihan Harbi’nden, tek bir Türk evladının burnu kanamadan çıkaran anlayış da bu anlayıştır. Yıllar boyunca bu temkinli dış politikayı ürkeklikle suçlayanlar, monşerlikle yaftalayanlar, bugün üzerinde oturdukları mirasın değerini geç de olsa fark etmeye başlamışlardır. Oysa bu devlet geleneği, gerektiğinde Kıbrıs’taki soydaşlarımız için harekete geçmeyi bilen ama aynı zamanda yüz yıl boyunca, bu ülkeyi büyük güçlerin maceralarına sürüklemeyen bir hariciye aklı üretmiştir. Bu gelenek, savaşını doğru seçen bir gelenektir. Enerjisini doğru kullanan bir gelenektir. Gücünü hayal satmak için değil, varlığını korumak için kullanan realist bir gelenektir. Bugün de bu gelenek bize şunu söylemektedir: Türkiye, bir NATO üyesi olarak, ABD ile İsrail’in, uluslararası hukuku hiçe sayan aşırılıkçı politikalarına nasıl mesafeli duruyorsa, İran’ın radikal ve ulus aşırı istikrarsızlık üzerine kurduğu siyasetine de aynı mesafeyle yaklaşmalıdır. Türkiye’nin görevi, bu yangının tarafı haline gelmek değil; bu yangının kendi evine sıçramasını engellemektir. Ölçü budur. Denge budur. Devlet aklı budur. Mustafa Kemal Atatürk’ün işaret ettiği yol da budur.
Ben, ihanetle açıklanabilecek şeyleri, aptallıkla açıklamam. Türkiye’nin karşı karşıya kalacağı güvenlik krizlerinden siyasi kazanç devşirmek isteyenleri görüyorum. Hanedan semirtmek isteyenleri görüyorum. Bu hanedanın kayığına binmek için sırasını bekleyenleri görüyorum. Türkiye’yi bu savaşın tarafı yapmak isteyenleri görüyorum. Ülkemizin uluslararası sistem tarafından marjinalleştirilmesini fırsata çevirmek isteyenleri görüyorum. Doğabilecek güvenlik krizini, kendi iktidar projelerinin sıçrama tahtası yapmak isteyenleri görüyorum. Türkiye’nin dostlarının değil, düşmanlarının artmasından medet umanları görüyorum. Başkalarının evlatlarının sırtından kurban kesmeye heves eden şovmenleri görüyorum. Bunların hiçbirinde vatan sevgisi yoktur. Koltuk sevgisi vardır. Para sevgisi vardır. Şöhret sevgisi vardır ama vatan sevgisi yoktur. Türkiye’yi sürüklemek istedikleri yol, bu yüzden açık bir ihanettir. Bu yüzden aleni bir dalalettir. Ve bu gaflet, yalnız dış politikada da değildir. Gözleri öyle dönmüştür ki, İran’da bir iç savaş çıkması halinde, ABD ve İsrail tarafından cepheye sürülmek istenen, malum terör unsurlarının alacağı siyasi ve askeri desteği görmezden gelerek, Öcalan’a taviz üzerine taviz vermektedirler. Ona resmi statü vermenin hesabını yapmaktadırlar.




Yorumlar kapalı.