Ülker, tiyatroyla çocukluk yıllarında kurduğu bağı hatırlatarak—Gazanfer Özcan Tiyatrosu’nda kulis anıları, “Cadı Kazanı”nı izledikten kısa süre sonra AKM’nin yanışı gibi—seyir kültürünün hafızasındaki yerini vurguluyor. Allianz’ın davetiyle yeniden salona döndüğünü belirten Ülker, sanat yazısını “sanata merakı olmayanların bile ilgisini çekecek” bir anlatıyla kaleme aldığını söylüyor.
Makalede, Ian Watt’ın “modern romanın doğuşu” tezine atıfla Don Kişot’un literatürdeki merkezi yerini teslim eden Ülker, bunun yine de eksik kaldığını savunuyor: Ona göre eser, yalnızca roman formunun başlangıcı değil; Hristiyan Avrupa kimliğinin “gerçeklik ve akılcılık” temelinde yeniden kurulup dışarıya yayılmasının edebî aracıdır. Bu yüzden Don Kişot’un küresel etkisi—müzikaller, tiyatrolar, sürekli yeni baskılar—yalnız estetik değil, kültürel/ideolojik dolaşım meselesidir.
1547–1616 yılları arasında yaşayan Miguel de Cervantes’in İnebahtı Savaşı’na katılması, Cezayir’de esaret yılları, maddi güçlüklerle geçen memuriyet ve yazarlık hayatı hatırlatılıyor. Ülker, eserin iki ciltlik yapısını (1605 ve 1615) ve “sahte ikinci cilt” polemiğini not düşüyor; şövalye romanslarını hiciv amacıyla yazıldığı genel kabulünü anımsatırken, metnin bu sınırı aştığını, modernlik-inanç-akıl gerilimini büyük bir ironiyle işlediğini öne sürüyor.
Ülker’in en tartışmalı tespitlerinden biri, eserdeki kurgusal “Arap tarihçi” Cide Hamete Benengeli figürü üzerinden yaptığı okuma:
Bu anlatıcıya yönelik “güvenilmezlik” vurgusunun, “Doğu anlatır, Batı düzeltir” mantığını beslediğini;



