Beyaz gelinliğin küresel bir trend haline gelmesinde tarihler 1840 yılını işaret eder. İngiltere Kraliçesi Victoria, Prens Albert ile evlenirken alışılmışın dışına çıkarak koyu renkli ve ağır işlemeli kraliyet kıyafetleri yerine sade bir beyaz elbise giydi. Bu tercih, sadece bir moda beyanı değil, aynı zamanda ekonomik bir mesaj taşıyordu. Kraliçe, elbisesinde Spitalfields ipeği ve Honiton danteli kullanarak yerel İngiliz dantel sektörünü desteklemeyi amaçlamıştı. Kraliçe Victoria’nın bu sade ama şık tercihi, hızla aristokrasi arasında benimsenerek yayıldı.
Victoria döneminde beyaz renk, yaygın kabulün aksine dini bir gereklilikten ziyade, dönemin yüksek ahlak anlayışının moda diline yansıması olarak “saflık” ve “masumiyet” ile ilişkilendirildi. Bu fikir, özellikle orta ve üst sınıflar tarafından hızla benimsendi. Beyazın bir ikon haline gelmesinde, fotoğrafçılığın yaygınlaşmasının da büyük payı vardır. Fotoğraf stüdyolarında ve ilk sinema filmlerinde beyaz gelinlikler görsel olarak daha çarpıcı ve temiz bir imaj yaratıyordu. Hollywood ve ünlülerin düğünleri de bu beyaz standardını pekiştirerek küresel bir norm haline getirdi.
Beyaz, Batı dünyasında baskın renk olsa da, gelinlik modası hiçbir zaman tek renge bağlı kalmadı. Farklı kültürlerde ve coğrafyalarda rengin anlamı tamamen değişir. Örneğin, Asya kültürünün birçok yerinde kırmızı renk tercih edilir, çünkü kırmızı, bereketi, şansı ve iyi talihi simgeler. Anadolu kültüründe de yüzyıllardır süregelen bindallı geleneği ve geline bağlanan kırmızı kuşak, farklı renklerin ve anlamların ne kadar güçlü olduğunu gösterir. Ayrıca, Savaş ve Buhran yıllarında pek çok gelin, beyaz gelinlik alma lüksüne sahip olmadığı için düğünlerinde sadece “en iyi elbiselerini” giymişlerdir; hatta İkinci Dünya Savaşı sonrasında paraşüt ipeğinden dikilmiş gelinlikler bile mevcuttur.



