Paris Yeşili’nin popülerlik zirvesine çıkışı, 1864 yılında Fransa İmparatoriçesi Eugénie de Montijo’nun Paris Operası’na bu renkte bir elbiseyle katılmasıyla başladı. Bu görkemli mavimsi yeşil tonu, kısa sürede yüksek sosyetenin duvar kağıtlarından tuvaletlerine kadar her yere yayıldı. Ancak bu estetik tutkunun bedeli ağır oldu. Arsenik içeren bu kıyafetleri giyenlerde ve duvar kağıdıyla kaplı odalarda yaşayanlarda kusma, deri döküntüleri, kronik yorgunluk ve kanser vakaları hızla artmaya başladı.
Bu zehirli pigment sadece moda dünyasını değil, sanat dünyasını da derinden sarstı. Ünlü ressam Vincent van Gogh’un “Natürmort: Pembe Güllü Vazo” gibi pek çok eserinde bu tehlikeli pigmenti kullandığı biliniyor. Günümüzde pek çok sanat tarihçisi ve bilim insanı, Van Gogh’un hayatı boyunca mücadele ettiği ağır nörolojik problemlerin ve halüsinasyonların temel nedenlerinden birinin, stüdyosunda sürekli soluduğu bu zümrüt yeşili boyalar olabileceğini düşünüyor.
Paris Yeşili’nin eşsiz tonunun formülü uzun süre bir ticari sır olarak saklandı. Ancak 1822’de gerçek ortaya çıktığında, rengin aslında saf bir zehir olduğu anlaşıldı. Boyanın içindeki arsenit, nemle temas ettiğinde bozularak “arsin gazı” üretiyordu. İnsanlar sadece bu maddeye dokunarak değil, evlerindeki duvar kağıtlarından yayılan havayı soluyarak da yavaş yavaş zehirlendiler. Skandal büyüdüğünde ise bazı firmalar, ellerindeki stokları bitirmek için boyanın adını ve içeriğini değiştirerek halkı kandırmaya devam etti.
Bu tarihi travma, modern kültüre de damgasını vurdu. Günümüzde çizgi filmlerde zehirli maddelerin parlak yeşil renkte gösterilmesinin kökeninde, arsenik boyaların yarattığı o toplumsal korku yatıyor. Fransız tiyatro geleneğinde yeşil kostümlerin uğursuz sayılması ve hâlâ tercih edilmemesi de bu trajedinin bir mirasıdır. 1960’lara kadar tamamen yasaklanmayan bu renk, ancak 1980’li yıllarda çevreci hareketlerin “doğa” simgesi olarak kullanmasıyla itibarını geri kazanabildi.




Yorumlar kapalı.